Mars'tan Athena'ya bir yolculuk
- Hande G

- 7 Tem 2020
- 14 dakikada okunur

Uzun zamandır kafamda demlenen ve çıkmayı bekleyen bir şeyden bugün bahsedebilecek miyim acaba? Pallas Athena. Belki henüz tam olarak çıkmamış olsa da bu bir başlangıç olsun çünkü her düşündüğümde hikayesinin daha da derinlere gittiğini hissediyorum. Ve bildiğim tek şey bunun 21 Aralık 2020 tarihinde tam ve net olarak kendini hayatımda göstermeye başlayacağı gibi geliyor bana. Çünkü o gün Jüpiter Satürn ve Pallas Athena’nın Güney ay düğümümde kavuşup natal Jüpiter Satürn kavuşumuma da 120 derecelik açı yaptığı bir gün, ve bu arada Kuzey ay düğümümün de natal Pallas Athena ile kavuşuyor olması. Eski ve yeni Athenalar Jüpiter Satürn eşliklerinde birbirlerine karşılıklı el sallıyorlar. Dünün Zeus’u ile o günün Zeus’unun kafasından doğurduğu kızları birbirlerine ne der acaba? Gelecek geçmişin doğan Athena’larının bilgisi orta noktadan yükselenimde yani bende nasıl tezahür eder? Aslında Aslan girişinde olması bile benim için başlı başına bir yazı ama belki devamında yazabilirim…
Bu 5 temmuzda 13 derece oğlak civarında gerçekleşen Ay tutulmasının yaşandığı bu birkaç gündür zihnen enteresan bir yolculukta buldum kendimi ve buna vesile olan şey de bir önceki yazımda bahsettiğim astrolojide noktalar kadar alanların da etkili olduğu kavramı idi aslında. 2 gün önce sabah astroloji düşünerek uyandım, kafamın içinde haritalar, t-kareler, üçgenler, alanlar ve en önemlisi de orta noktalar vardı.
Şimdi söyleyeceklerim biraz matematiksel-geometrik de olacak ama bir şeye yaşam vermenin anahtarını da içeriyor aslında. 0 derece Koç bakıldığında bir şeyin başlama noktası olarak ilk giriş anını ifade eder. Belki bir fikir doğar aklına, bir kıvılcım ve bir anda soyut olarak var olmaya ve belirmeye başlar ama henüz vücut bulmamıştır ve hatta henüz ortada elle tutulur bir şey bile yoktur, sadece bir an bir kıvılcım ile olmayan bir şeyin olabilme ihtimali kıvılcımlanmıştır. Ve o şeyin sürüp süremeyeceğinin bir garantisi de yoktur, eğer ki sen o kıvılcımı beslemezsen, sürdürmezsen ve büyütmezsen. Aynı bir kibrit gibi. Bir kibritin bir kıvılcımla yanmaya başladığında onu başladığı haliyle bırakırsan sadece kibritin uzunluğu kadar bir ömürle kısıtlıdır. Kibriti yakmak için ekstra bir malzeme sunmak zorundasın ki alevler büyüsün ve devam etsin o başlayan şey. Bu durum aslında ay fazlarında yeniay fazını da ifade ediyor. Ve bu yeniay fazı başlayan şeyin devamlılığının garantisini vermiyor aslında, çünkü elle tutulur ve görünen bir şey yok ortada henüz, arkası gelecek mi, devamı var mı, bu başlayan ateş beslenebilecek mi ki yaşamaya devam etsin? Bu sorunun cevabı aslında bu fazın bittiği 15 derece Boğa burcuna kadar sürüyor. Ve 15 derece Boğa burcunun ötesini, bu Boğa yani kibritin biten ucunun yani toprak elementinin bir devamı, kibritin buluştuğu başka bir yer var mı ki diye sorduğumuzda bakmamız gereken yer 0 derece Yengeç. Çünkü 0 derece Yengeç ve 0 derece Koç orta noktası 15 derece Boğadır. Yani 0 derece Koç’tan 15 derece Boğa’ya kadar olan alan ile 15 derece Boğadan yine eşit mesafede 45 derece ötesi olan alan tam da 0 derece Yengeç’in olduğu yerdir. Yani Beslenme, büyütme, güvence altına alma, istikrar ve düzen sağlama, koruma kollama vs.. Ve bu demektir ki eğer Koç başladığı, başlattığı gibi devamını getirmek istiyorsa Yengeç’in beslemesine anneliğine, sürekli bakımına, onun enerjisine ihtiyacı var. Onunla bir birlikteliğe ihtiyacı var aslında. Ve Koç ile Yengeç’in enerjilerinin buluşup birbirine girdiği, ikisinin enerjisinin sinerjisinin yaşam bulduğu yer orta nokta olarak 15 derece Boğadır. Neden orta noktanın iki farklı enerjinin buluşabildiği ve bir yaşam yarattığını biraz sonraki kombinasyonda anlatacağım. Şu an burada dikkat edilmesi gereken asıl konu bu iki enerjinin çıkarttığı sinerjik kombinasyonun tezahürü aslında 90 derecelik kare açı tabiatına da vurgu yapıyor. Yani 90 derecelik açıların kriz çözme, krizlerden beslenerek çözüm bulup büyümeye devam etme tabiatı da aslında 0 derece ile 90 derece orta noktasında tam kriz anının olduğu noktada 46. Derecenin (16 derece Boğa) desteğinin karşı taraftan sağlanmaya başlandığını ve suyun yardımıyla toprağın ateşi beslediğini anlayabiliriz. Yani diyebiliriz ki de 90 derece iki kefeni olan bir terazi ise bu terazinin çalışmasını, dengenin bulunmasını sağlayan denge unsuru, güç noktası, merkez kilit noktası tam da tarafların birbiriyle birbirlerini görebilecek şekilde buluştukları yer olan orta nokta. Ve her ikisi de aslında kendi tabiatları olmayan üçüncü bir tarafta buluşup paylaşım yapmaya karar veriyorlar. (Bu aslında bir zamanlar yazdığım gezegenlerin ilişki modellerinden biri olan Pluton-Charon ilişkisini ve gücün aslında ikisinin de sahibi olmadıkları ama ortada boşlukta başka bir alanda buluşarak onu kullandıkları bir güç-yönetim- paylaşım-denge adı her ne ise onu da anlatıyor). Boğa-Akrep aksının yaşam ve ölüm temalarını içermesi, bu aksın cinsellikle bağlantılı olması ve cinsel enerjiyi, yaşam enerjisini, sahip olunan kaynakları ve bunların birlikte paylaşımını ifade etmesi bu durumda çok mantıklı geliyor. Belki de 15-16 derece Boğa-Akrep derecesi tam da yaşam enerjisi, cinsel enerjinin iki farklı element tabiatı tarafından eşit oranda buluşup birbirine karışabildiği ve enerjinin ortaya çıktığı nokta olması bakımından bir anlama da sahip olabilir ve Boğa ve Akrep’in derece olarak tam ortası olması nedeniyle 30 derecedeki tüm burç özelliğine bu enerji ile hayat veriyor olabilir.
Orta noktanın neden yaşamın başladığı ve iki tarafın enerjilerinin ortak aktıkları ve canlandırdıkları ve gücün ortaya çıktığı alan olduğunu şöyle anlayabiliriz. 0 derece Koç tam karşıtında olan 0 derece Terazi ile yöneticileri olan Mars ve Venüs’ü simgelerler. Aslında bir yerde dualitenin, karşıtlığın bir ifadesi. Aslında tam karşıtı değildir de orasını şimdi anlatıp da iyice karmaşıklaştırmanın anlamı yok, kısacası birbirinin aynası, yansıması diyelim. İkisi de burada öncü niteliğindedir, ve nitelikler aslında bir nevi hareketin akışın ritmi gibidir, ve ikisi de aynı ritimde hareket ediyor diyebiliriz. Aynı senin kolunu kaldırdığında aynadaki yansımanın da kolunu kaldırması gibi. Tek farkı ise sana göre sol kolun karşıda aynada sağ kol gibi görünmesidir. Bu iki 0 derece Koç-Terazi aksının tam orta noktası da 0 derece Yengeç-Oğlak aksıdır. Burası astrolojide Dünya olarak tanımlanır. Yaşamın, hayatın olduğu yerdir, ve aslında 1. Ev ve 7. giriş evlerinin bu karşıtlığı iki tarafın birbirine yüz yüze baktığı ikili ilişkileri gösteriyor, yani bu ikisinin buluştuğu ortak nokta da Dünya’dır, ve kadın da erkek de Dünya’nın zemininde durmuş birbirlerine bakıyordur aslında. Demek istediği ise Sen ve Ben birlikte orta noktada buluşursak ve eşit olarak güçlerimizi denklersek ayaklarımızın altındaki zemin de bu Dünya da yaşam da öyle hayat bulacak, o kalitede canlanacak ve şimdi ve her an öyle tezahür bulacak. Ve Dünya’yı yaratan bu hayatı yaşamı yaratan şey, bu canlılık ve yaşamın sürekli beslenmesi, devamlılığı, düzeni her şeyi yaratan birer ucuyuz sadece. Ve ne ekersek onu biçiyoruz. Paylaştığımız enerji tamamen Dünya’ya akıyor. Ve Dünya’nın enerjisi de orta noktada olan sen ve ben’e bize akıyor karşılığında.
Ve şunu da diyebiliriz ki ateş ve havanın bu karşıtlığında orta noktada aktifleşen su ve toprak elementi ile aslında tüm elementler öncü niteliğinde birbirilerini tamamlama eğiliminde aslında. Buradan şunu anlayabiliriz, eğer haritalarımızda bir karşıt açı yapan iki gezegen var ise bu ikisine kare açı yapan aks hangi dereceler ise o alanlar yaşam bulmaya, karşıt açı yapan o iki gezegenin enerjisinden dolayı her ilişkide, olayda, transitlerde o kare yapan derecelerde olayların gelişmesine enerjilerin bir şekilde açığa çıkmasına meyillidir. Her ne kadar o derecelerimiz boş olsa da, hayat devam ediyor ve biz de içindeyiz, ve her olay ve insanla ilişkimiz bu noktaları her an tetikleyerek canlandırabilir.
Burada asıl bahsetmek istediğim konu aslında iki karşıt olan ve birbirine karışan kavramın yaratıcılık noktası olan orta nokta ve buradan yaşam fışkırması. Burası aslında ustalığın, dengenin ve yaratabilme gücünün bulunduğu nokta. Doğa ananın yarattığı yaşama, her yerden fışkıran yaşam ve canlılığa, doğaya, canlılar çeşitliliğine bakarsak neden Yengeç ve Oğlak aksının usta olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz. Venüs ve Mars’ın öz halini, salt saf halini ustalıkla birbirine karıştırıp kombinasyonlar yaratma ve yaşam ortaya çıkartma ve bunların bir dünya olması hali Yengeç ve Satürn’ün ustalığındandır. Ve de Venüs ve Mars konusunda bu kadar usta olmak da aslında Pluton’un işidir. Ve gücün Pluton ile tasvir edilmesi çok doğaldır. Çünkü o yaşam ve ölüm arasındaki dengeyi, Venüs ve Mars arasındaki dengeyi, cinsellik ile cinsiyetler arası dengeyi ve cinselliğin ifade ettiği Venüs mars etkileşiminin biyolojik olarak yaşam ortaya çıkartma gücünü, ve tüm kombinleme ustalığında kuralların olduğunu ve adil bir şekilde bu gücün yasalar dahilinde olması gerektiği gibi kullanıldığını anlatıyor. Aslında bir yerde simya gücünü, birliğin ve birlikteliğin ortaya çıkardığı gücü, birbirinin içinde erimeyi ve ortaya yeni alanlar açmayı vs anlatıyor. Gücün iki tarafa da ait olmadığını ve ortaya kaldığını ve herkesin bundan faydalandığını anlatıyor. İşte insanın ölüp ölüp yeniden doğup ruhsal tekamülü de, bir yaşam içinde ölüp ölüp yeniden doğup da benliğinin tekamülü de aslında ölüp ölüp dirilmenin Pluto olmayı onu deneyimlemeyi, Venüs ve Mars’ı kombinlemeyi, dengelemeyi, simya sanatını pratik etmeyi, çıraklıktan ustalığa giden yolda Pluto olmayı öğrenmeyi anlatıyor. Yani zıtlıkları, dualiteyi öğrenme ve ustalaşma sanatı. Burada güç kavramının, adaletin, eşitliğin, sanatın aslında ne olduğuna dair bilincin açılması ve ustalaşılması da var.
O yüzden iki nokta arası ustalık noktası. Usta yönetici noktası. O noktadan iki tarafa giden yollar ise yandığımız, kül olduğumuz ve her seferinde yeniden dirildiğimiz alanlar. Belki de o yüzden astrolojide terazi ve akrep burcunun belirli bir kısmı ‘yanan yol’ olarak tarif ediliyor.
Ve özel bir açı kalıbı olan YOD yani diğer tabiriyle Tanrı’nın Parmağı’na bakarsak, görürüz ki bir gezegen (A) bir başka gezegene (B) 150 derecelik açı yaptığında kör noktasında kaldığı için onu göremez iken bir gezegen (A) aynı anda 2 farklı gezegene (B ve C) 150lik açı yapıyorsa o iki gezegenin (B ve C) enerjilerini A gezegeni tek tek alamasa bile o 2 gezegenin (B ve C) birbirini besleyen ve gören 60 derecelik olumlu açı yapması nedeniyle aralarındaki orta noktanın yarattığı sinerjik buluşma yeri aslında göremeyen o 3. Gezegenin (A) tam da karşıtı oluyor. Yani B ve C gezegenlerinin yarattığı hayali bir alan aslında enerjisel olarak canlı olduğu için bir hayalet ya da gölge gibi A gezegenine karşıt açı yaptığı için A gezegeni göremediği B ve C gezegenlerinden bu şekilde etkileniyor. Yani A gezegeni bu etkinin B ve C den geldiğini göremediği için bu işte Tanrı’nın Parmağı olmalı diyor olmalı çünkü olmayan bir alandan boşluktan etki alıyor aslında. Tanrı’nın parmağı, Tanrıların Gücü….
Evet bu girişten sonra asıl anlatmak istediğime gelebilirim belki de. Asıl anlatmak istediğim Athena’nın doğuşu.
Babam gençliğinde dine bakış açısı olumlu yönde iken sanırım üniversite yıllarından sonra din ile alakalı şeylerden uzaklaşmış. Ben de küçüklüğümde onun bu bakış açısıyla büyüdüm, ve bu yüzden de din ile alakalı şeylerden hep uzak durdum. Aslında deist bir bakış açısına sahiptim hep. Okült konulara ilgi duyup zaman zaman ilgilenmekle birlikte nedense yunan mitoloji dünyasına çok bulaşmadım. Aslında olayın daha bilimsel ya da enerji vs. kısmına odaklandığım için mitolojik anlatımlar benim için alakasız (?) birer masal kıvamındaydı belki de, sanki. Her ne kadar zamanla mitolojik hikayelerin sembolik olarak günümüzü de anlattığını düşünsem de mitoloji dünyasına dalmamak konusunda da ısrarcıydım. Sanırım çok uzun, derin ve içinde kaybolunabilecek kadar karışık ve beyin yakıcı olduğu için :) Ve astroloji benim için yeterliydi. Ama şimdi görüyorum ki hayat gerçekten belirli kalıpların tekrarlarından ibaret bir şekilde akıyor. Ve bir süredir Athena’yı düşünmem benim astrolojiye ve yaşama bakış açımı da değiştirdi. Athena’nın en önemli özelliklerinden biri kalıpları, modelleri algılamak, şeyler arasında bağlantısız görünen şeylerin arasındaki bağlantıları yakalayabilmek, modelin, kalıbın tezahür ettiği alandaki tekrarları, yani dokuyu, deseni algılayabilmek. Aslında dokumacılıkta, desenlerde, terzilikte de iyi olmasının nedeni bu olsa gerek. Ve şeyler arası bağlantı bulma meselesi beni hayatta yaşadıklarımızın altındaki kalıpları bulmaya, bunların astrolojik yansımalarını tanımlamaya, ve bu kalıpların arketipler olarak nasıl mitolojide ve de günlük hayatımızda da saklı olduğunu da görmemi sağlıyor.
Açıkçası mitolojiye hala çok derinden dalamasam da, biraz okumam bile bazı şeyleri görmeme çok yetti bile :) Ve açıkçası benim Sanat tarihi uzmanı olmamam, ya da bu konunun herhangi bir uzmanı olmamam belki de iyi bir şeydir, çünkü belki de mitolojik hikayelere çok da bilimadamı edası gözünden uzaktan uzaktan değil de halkın içinden bakmak gerekiyordur. Biraz empati yaparak, ya da belki kendini kaptırdığın ve içinde yaşadığın, hissettiğin bir dizi gibi olabilir :) Belki de objektif ve bilim, gerçekler ve kavramlar adını almış ve kalıpların içine sıkışmış ‘objektif’ bir bakış açısı ile bakmak yerine sübjektif, yaşamın içinden deneyimden geçen, hayatın içinden bizzat yaşanmışlıklardan geçen ve kendinden bir şeyleri orada bulabilen bir bakış açısına ihtiyacı vardır. Eğer ki mitolojiler hayatımızdaki belirli arketipler ise bunların bağlantılı olduğu arketiplerden beslenmiş bir kalıplı zihin açısından kendine nasıl bakabiliriz ki. Büyük bir güçten bahsediyoruz, ve düşünsene öylesine bir gücün etkileme kuvvetini. Tüm o masalsı hikayelerin olağan dışılığı ve kabul edilemezliği tamamen o gücün eylemlere dönüştüğünde yarattığı etki ile kendini gösteriyor. Ve bunlar aslında günümüze kadar gelmiş ise, tüm o güç oyunları, dengeleri, tüm o eylemler bizim fani hayatımızdaki düşük voltaja geçtiğinde kendini bir bakışın, bir sözün, bir imanın, bir tokadın, bir silahın, bir azarlamanın, tacizlerin ve kim bilir dahası ne ise arkasından kendini gösteriyor olmalı. Büyük güçlerin büyük kuvvetleri ve etkilerinin olduğu dünyadan sözde küçük güçlerin küçük kuvvetleri ve etkilerinin olduğu bir dünyaya geçiş gibi. İzlediğim bir video geldi aklıma. En küçüğü birkaç mm olan ve her biri sırayla bir sonrakinin 1.5 katı olacak şekilde dizilmiş 13 domino taşı vardı, ve en sonuncusu 1 mm nerede en baştaki 1 metre küsür ve 40 küsür kilo nerede diyeceğimiz kadar farklı boyutlardaydılar. Adam sonrasında en küçük dominoya cımbızla çok az kuvvet ve güç harcayarak diğer uçtaki ağır ve oranla devasa büyük olan dominoyu devirebiliyordu. Evet, küçük etkiler büyük sonuçlar doğurabiliyor. Bir de senaryoyu tersine çevirelim şimdi. Bir tane çok kaslı güçlü titanımsı devasa bir adam bulalım ve devasa dominoyu önce devirelim. Belki 13 tane az gelebilir, çünkü en sonuncusu altta kalabilir o yüzden belki daha çok domino kullanmak gerekiyordur :) en sonuna kadar küçülerek etkinin devam ettiğini düşünelim. Göreceğimiz şey, farkına varmadığımız hayatımızdaki bazı küçük etkilerin (Hani şeytan ayrıntıda gizlidir denecek cinsten) altında nereden geldiğini kestiremeyeceğimiz çok büyük etkilerin izi olabilir. Aynı o güçlü Tanrıların yaşadıkları hikayeler gibi. Yaşadıklarının günümüze uyarlanışı kim bilir hangi eylemlerimizin altında gizli. Ve o yüzden aslında her basit gördüğümüz yaşam aslında çok değerli, çünkü büyük gördüğümüz o etkilerin nerelere kadar uzandığını ve bir insanın bir yaşamda her birini tek seferde yaşamasının mümkün olamayacağı o etkilerin nerelerden nasıl kendini göstereceğini ancak bu sübjektif zihinler görebilir.
Evet az biraz baktım bu masallara :) ve gördüm ki kendi sübjektif bakış açımdan;
Bir dünya (?) düşün, sadece kaos var. Dualite yok, bildiğimiz gibi bir yaşam yok, zaman yok, yokluk var-yok, kaotik içi yaşamayan bir yaşam potansiyeli barındıran bir boşluk, hatta hiçlik. Buradan, kendi içinden, kendinden, hiçlikten çeşitli kaynaklara göre farklı olmakla birlikte Erebus(Karanlık) ve Nyx (siyah gece) doğuyor. Erebus ve Nyx kardeş olmakla birlikte aynı zamanda eşler, ve birleşerek Ether ile Hemera (Gün) doğuruyorlar. Ve belki de Gaia da var orası karışık, okumaya korkuyorum yeni bilgiler yığılıyor. Bu iki kardeş Ether ve Hemera birleşip Uranus’u doğuruyorlar. Ya da Ether ile Gaia da doğurmuş olabilir. Bazı kaynaklara göre de Gaia kendinden Uranus’u doğuruyor. Doğrusunu bulmak için daha çok kaynak okumak gerekli, tabi gerçek belli ise :) Yani kısacası Gaia ve Uranus belki de hem kardeş, hem anne oğul, hem de karı koca gibiler. Karışık ensest ilişkiler…
Şimdi burada işler çoğu insana garip geliyor tabi, bunlar kardeşler nasıl birbirlerine eş olabilirler diye düşünüyoruz belki de. Ancak biraz düşününce normal geliyor, düşünsene topu topu kaç kişiler (?) ki zaten, kaostan yeni çıkmışlar, ve birden keskin bir kaynaktan ayrılık travmasına girmişler. Sonsuzluktan ve bütün olmaktan ayrı olma hali, ve bir deneyim hali içinde olmaya başlamak. Belki de Ben sen kavramlarıyla karşılaşmaları ve kendi benliklerini sorguladıkları, varlık yokluk deneyimledikleri bir alandalar, hem de ölümsüz olmalarına rağmen yaşanan bir varlık yokluk bilgisinin deneyimlenmesi bu. Aslında düşününce gerçekten de travmatik geliyor bana. Neden? Çünkü belki de hiçbir yaşam deneyimleri yok. Var ise de hatırlamıyor olabilirler. Yapacakları eylemleri gerçekleştirme adına bilgiye Kaos’un saf bilincinden ulaşabiliyorlar mı acaba? Belki de her şeyin olabilme bilgisine sahip olmakla birlikte bilginin potansiyel hali nasıl bir karar mekanizması ile ne karar vereceği konusunda ve kinetik alanda yaşam deneyimini nasıl sürdüreceği konusunda sıkışıyor da olabilir. Belki de bilgi potansiyeli o kadar yoğun ki en başta yaşamın oluşma hızı ile bilgiyi yaşamla, deneyimle, eylemle bütünleştirmek zor da olabilir. Belki de Uranus o yüzden bu kadar elektrik yüklü ve kızgın. O kadar büyük bir enerjinin yükünü taşıyor ki ne yapsa kontrolsüzlükle öfke ve şiddete dönüşüyor. Her şeyi potansiyelinde bilmek yaşamayı bilmek de olmuyor bana göre. Ve şu da var, belki de bir Titan’ın gözünden yaşamak, dualite aslında bilinmeyen bir alan, onlar için bile, her ne kadar titanlar olsalar da, güç sahibi olsalar da. Bir tanıma sahip oldukları anda daha indirgenmiş ve artık var olan bir alanda tanımı var etme çabası içerisindeler belki de. Ve ortada sadece birkaç kardeş var. Ve elbetteki birbirleriyle etkileşmek zorundalar. Ve düşünüyorum da, saf ve tanımsızlık halinden bu kadar keskin bir şekilde bir ayrılış, aslında sahip oldukları yüksek güçlere rağmen bu gücün nasıl kontrol dahilinde aktarılacağı ve kullanılacağı konusunda zorlayıcı olmuş olmalı. Bu aynı koca koca parmaklarla mikroskobik düzeyde maketler yapmaya çalışmak gibi. Dokunduğun şeyleri devirebilirsin, ve bu yüzden her eylemin de büyük ve güçlü olmak zorunda, hassasiyet seviyesi tanrılar, titanlar arası seviyede gelişen bir seri yaşam alanı bu arena. Böyle bir arenada, çok büyük kuvvetlerin uygulandığı bir alanda milimetrik eylemlerde bulunmak gerçekten de sabrı zorlayıcı ve sinir yaratan bir durum olmalı. Dualitenin başladığı yer, saf gücün eyleme geçtiği, saf bilginin eyleme geçtiği bir yer. O yüzden eylemler kadar bilgiler de kabaca hareket ediyor olmalı. İnce zeka potansiyelde hala uyuyor iken daha kaba zeka gerektiren az ama öz şeylerin önce oluşması çok normal bence. Ve Kaostan çocuklar oluştukça aslında potansiyellerin görev dağılımı da ona göre gerçekleşmiş gibi. Kiminin ışığı, günü, aydınlığı temsil etmesi, kiminin geceyi, karanlığı, kiminin eylem gücü kiminin zeka gücü vs.. Ve bunların her birinin birbirinin içinde kaynaşmaya başlaması ve potansiyel güçlerinin yaşamda açığa çıkması şiddetli bir şekilde gerçekleşmesi ve ciddi ayrım yaratacak farklılıkların başlangıçta olması çok doğal bence. Ve Uranus Ve Gaia bir araya geldiğinde Uranus doğan çocuklarının hiç birini gün yüzüne çıkarmamış ve her birini yer altında tutmuş. Neden? Birçok nedeni olabilir aslında. En basiti Gaia’nın tabiatı ile Uranus’ün tabiatlarının aslında doğal olarak uyumsuz olması ve buna rağmen eş olmaları bence. Belki de hissettiği ayrılık travması ile Gaia ile bütün olma isteği yalnızlığına, travmasına çare olacaktı. Sonuçta harekete geçmişti artık ve çok yüklüydü ve bir eylemler yapması, bir yerlere akması gerekiyordu. Ve de gidebileceği başka bir yer bile yoktu, ve ikisi birlikte olmaya mahkumdu kimbilir. Belki de bu farklılık çok büyük bir çekim kuvveti yaratmıştı aralarında ve kontrolleri dışında birbirlerine çekilmişlerdi. Aynı Kaos’un kendi içindeki kaosunun bu ikisinin birlikteliğinde de tezahür etmesi gibi. Ne senle ne de sensiz.. Kimbilir belki de Kaos’un kendi kaosuna uyanmasının lanetidir bu, çünkü bunun bilgisine ulaşmış olması yaşamın başlamış olması artık geri dönülemez bir reaksiyon gibidir. Ve geri dönmenin tek yolu sonuna kadar gitmektir artık. Ve bir kere ayrışmanın başlamış olması kaosun kendi içinde çok muhtemel de bir durumdu çünkü sonsuz kaos aslında içinde sonsuz hareket barındırıyordu ve sonsuz olasılıklar içinde bilginin oluşması ve olasılıkların bilgisinin hareketsiz bir biçimde kendini tamamlamış ve akacak yeni bir alan arıyor olması da mümkündü. Bilincin bilgiler ile hareket kazanma isteği.. Ve bilginin hareketi dualitede bulup genişlemeye devam etmesi. Ve en başlarda Uranus’un de Gaia’nın da sonsuz olasılıkta eylemler ortaya çıkartma gücü vardı ve bunlar büyük olasılıkla farklı şekillerdeydiler. Ve ancak yine de eylemlerine hakimiyetleri sonsuz olasılıklar içinde kabaya kaçtığı için daha kısıtlı az sayıda belli şeylerden ibaretti. Ve aralarındaki birlikteliğin meyveleri her ikisinin de bildiğinden farklıydı muhtemelen. Uranus’un evlatlarını reddetmesi, onları görünmez yapmak istemesi ve onların gelişmesini istememesi aslında Uranus’un Gaia ile oluşturduğu yaşam düzeninin devamını istemediğinin bir göstergesi aslında. Bu şekilde bir düzenin geleceğe uzanmasını, yaşamın ve soyunun bu şekilde kendinden uzaklaşmasını ve kendine yabancılaşmasını istemediğinin bir göstergesi bile olabilir. Ve kendinden yabancılaşma korkusu onun yarattıkları yaşamdan yabancılaşmasına ve uzaklaşmasına da sebep olmuş olabilir. Yaşama katılmak istemeyen bir baba. Evlatlarını gün yüzünde tutmak istememesi aslında Gaia ile yarattıkları ortaklığı sahiplenmek istemediğini gösteriyordur. Belki de istiyordur ama bir yandan da içindeki büyük güce ve öfkeye de hakim olamıyordur. Evlatlarını beğenmemesi onların kendine benzemediği için aşağı görüp onlarla yaşamı oluşturmayı reddetmesinin altında yatan sebep belki de en başta kendinin gönülsüz olarak yaşama realitisine atılmış olması ve bunun öfkesini içinde barındırıyor olması bile olabilir. Her şeyi bildiğini düşünen bir tanrı için yaşamı küçümsemesi ve her bir anına zevk ve mucize ile tanıklık etmekten kaçınması, yaşama kendini adayamaması belki de onun fazla bilgiye sahip olmasındandır. Çok bildiğini her şeyi bildiğini sanmasından belki de yaşamın sadece mantıkla gözlenen bir alan olduğunu düşünmesi ve yaşamın içine kendini katmak istememesi. Ve yaşama katılması demek, gücünü kaybetmesi demekti büyük olasılıkla. Gücü, tüm bildikleri, bildiklerinin istediği gibi gerçekleşmediğine şahit olmak ve hayatı, çocuklarını bu kibir ve gurur uğruna yok saymak. Bu aslında Gaia için üzüntü verici ve belki de hayal kırıklığı yaratan bir durum da olabilir. Beraber ortak başladıkları yolculukta Uranus’un ortak karar mekanizmasına yanaşmaması, kendi kararlarını uygulamak ve Gaia’nın isteklerini ve birlikte oluşturduklarını görmezlikten gelmesi onun bu ortaklığı bitirmek istemesine neden olmuş diyebiliriz. Belli ki güçten anladıkları ve onu nasıl kullanmaları gerektiği birbirlerinden çok farklıydı ve bir türlü orta noktayı, o dengeyi bulamıyorlardı.
Ve sonrasında, en son doğan çocuğu Kranos (Saturn) annesinin kurnaz taktikleri ve desteğiyle de, babası Uranos’u hadım ediyor. Bu şu demek, Gaia Uranos ile ortak kurabileceği bir yaşam, düzen ve gelecek, güvence göremediği için Uranos’un birlikte oluşturdukları yaşam alanı olan Dünya üzerindeki etki gücünü, paylaşım gücünü, ilişiğini kesiyor. O ana kadar doğmuş olan ve yer altında yaşamış olan bütün evlatları Uranos’un soyunu taşısa da, onun tohumlarını taşıyor olsa da, Uranos’un yaşamın içinde bir yeri kalmamıştır artık, o sadece potansiyel varlık bilgisini paylaşmış ve Toprak anadan ayrılmıştır. Dişi taraf olan Gaia’nın öfkesini oğlunu (Mars) kullanarak eylemlerini(Mars), gücünü kullanma şeklini ve bundaki tasviri düşünürsek, hadım etme işlemi Mars’ın nasıl bir kuvvet ile kullanıldığını bize gösteriyor. Sonra oğlu büyüdüğünde Satürn oluyor. Yeni düzenin başı. Oğlunun eylemde bulunma bilinci aslında burada annenin gücünü nasıl bir şiddette ve kontrolde kullandığına da bir işaret. Oğlu olan Kranos (Satürn) başa geçerek kız kardeşi Rhea ile evlenip yeni bir düzen başlatmıştır. Ama bu hikayenin devamı sonra, çünkü anlat anlat bitmez…Ve aslında bağlamak istediğim konuya astrolojik bakış açısından da bir alt yapı olduğu için şimdilik bu kadar..
Mars’ın Zeus’u bulup Athena’ya ulaşmasının yolculuğunda biraz dahası var..
Ve Mars demişken, bizim ev temizlik tamirat işlerimiz ne zaman bitecek acaba? Tatilden döndükten sonra, babamlar genel bir evi temizletiyorlar. Oh bitti derken akşamında banyonun kalorifer peteği patlıyor fazla basınçtan sanırım çünkü kaloriferler kendiliğinden son derecede yanıyor ve patlayınca da bütün tuvalet simsiyah sularla dolup kirleniyor. Annem temizliyor. Ama şu an tamir olana kadar evde kaç gündür sıcak su açamıyorlar çünkü kombinin beyni yanmış ve sıcak su açtıkları an kaloriferler cayır cayır yanmaya başlıyor. Toprak ve su ile olan imtihandan sonra sırada ateş basması ile olan imtihan :) hadi hayırlısı… Bir sonrakine annemlerin evde hortum mu beklemeliyim acaba…
Yorumlar