top of page

EN DEĞERLİ HAZİNE

  • Yazarın fotoğrafı: Hande G
    Hande G
  • 21 Ara 2018
  • 5 dakikada okunur

Şu ana kadar genelde duygular ve duyguların inşa olmasına sebep olan zihinsel durumdan bahsettim. Yani Ay ile Merkür konularında durdum ki onlardan bahsetmeye yine elbet devam edeceğim, çünkü Merkür ve zihinsel bakış açımız bizi değiştirmeye devam edecek çünkü beynimiz ve zihnimiz kontrol etmeyi, onu kullanmayı öğrenmemiz gereken olmazsa olmaz bir araç.

Biraz bakış açılarından ve altında yatan etkenlerden bahsetmek istiyorum. Bir insanın perspektifi ne kadar genişse o kadar farklı bakabilir durumlara. Peki, bakış açımızı etkileyen şeyler ne olabilir.

Beş duyu organlarımız? Bugün kızımla çizgi film izlerken orda gördüğüm bir sahne beni düşündürdü. Çocuk tatlı olması gereken eriği yerken arkadaşı tat alabilirken kendisi tat alamıyordu ve nedenini bulamıyordu. Sonradan burnu tıkalı olduğu için koku alamadığından tat alamadığını öğrendi. Aslında bu kadar basit bir şey algıladıklarımız hakkında fikir sahibi olmak. Sahip olduğumuz doğal, fizyolojik 5 duyu kabiliyetimiz bizim dünyayı ve çevremizi algılamamızı sağlıyor. Ve bunlar hep birbirleriyle bağlantılı ve bir arada çalışıyorlar. Ör. Gözlerimiz bozulduğunda denge kabiliyetimizi kaybetmemiz veya koku alamazken tadamamamız gibi. Bizim hoşlandığımız şeylere karar vermemizi sağlayan bilgileri değerlendirmek üzere algılamamızı sağlayan araçlarımız bu beş duyular. Ve (istisnalar hariç) genel olarak ortak bir tat, koku, görme, dokunma, duyma bilgisine sahibiz tüm insanlık olarak. Herkes için mavi mavi, tatlı tatlı, sert sert, kuş sesi kuş sesi vs. Ve bir şey hakkında daha çok bilgi sahibi olmak için daha çok duyuyu birleştirerek kombine ediyoruz ve bir fikir kalıbımız oluşuyor.

Peki, bu beş duyunun kombine olmalarıyla mı bitiyor bu kalıplar. Genelde 2. Ve daha sonraki karşılaşmalarımızda yaşanan deneyimlerin düşüncelerini, duygularını da kombine ediyoruz. Acı veren bir deneyim sırasında yağan yağmurun başka zamanlarda da acı veren bir deneyim olarak algılanması gibi. Yani bu bakış açısına sebep olan faktörler bir tutkal gibi bir araya geldiği anda birbirlerine yapışıyor ve birikiyorlar. Sanki bir arada olmaya meyilli birbirini mıknatıs gibi çekip büyüyen bir yapısı var. İşin içine 2. Ve daha sonraki deneyimler girdiğinde fikirler ve önyargılar neyi nasıl duymamız gerektiğine veya görmemiz gerektiğine, tat aldığımız şeylerin hoş veya çirkin olduğuna, sevilen sevilmeyen şeylere, tüm algıda seçiciliklere, hatta ve hatta değer yargılarımıza karar vermeye başlıyor. İşte tüm bağımlılıklar da bu noktada başlıyor. Tekrar eden bir mekanizma var. Neyin zevk verdiği konusu göreceli ve şahsi hale geldiğinde ve deneyim sürekli tekrar ettiğinde bu zinciri kırmak da zorlaşıyor. Çünkü tüm beş duyularımız ve algılananların deneyimleri fikirsel ve duygusal olarak birbirine kenetlenmiş oluyor ve bizim için neyin kıymetli olduğuna karar veriyor. Ve insan kendisi de o şeye bağlanıp kalmak istiyor nihayetinde. Tüm bu 5 duyuya yapışan bu bağımlılıklar bizim için yük değil mi sizce de? Bir şeyleri olduğu gibi algılamak yerine bağımlı bir bakış açısından bakıyor olabilir miyiz? Ya da zevk alacağımız şeyler otomatikleşmiş ve sadece belirli şeylerle bağımlı olacak şekilde kısıtlanıyor olabilir mi? Belki sadece bir çiçeğe bakmanın zevk vermesi bu yüzden de köreliyor olabilir mi? Bu çekim gücü, şeylerin birbirine bağlanma ve birikme isteği nereden geliyor? Bunun için astrolojik olarak 2. Evimize bakmalıyız. Değerliler, kıymetliler, sahip olduklarımız, değer verdiğimiz bize ait her ne var ise o. Boğa burcunun evi ve yöneticisi Venüs. Sabit ve biriktirmeyi seven Boğa sahip olduklarına kenetlenmeyi ve onları biriktirmeyi sever. Hep ve sonsuza kadar değişmeden var olma isteği ile hiçbir şeyin sonsuza kadar var olamayacağını ve bir gün öleceğini, dönüşeceğini söyleyen Akrep’in tam karşısındadır. İnsanoğlu sahip olduklarını kaybetmek istemez bir Boğa gibi, çünkü zanneder ki hepsi kendine ait. Hayatta yaşadıkça bir değer yargısı oluşmuştur ve elbet bu değer yargısına göre de o değerlileri toplamaya ve kendinin yapmaya başlar. Elbet bir değer algısı, zevkleri ve onu o yapacağına inandığı bir kıymetliler kriteri olacaktır. Hiç biri olmasaydı zaten Boğa bir sonraki aşamada bir İkizlerin dünyayı algılama ve izleme aşamasında kendi perspektifine sahip olamazdı. Ya da olmalı mı bu tartışılır elbet ancak bence olmalıdır. Düşünsenize bir manzaraya baktığınızda herkes aynı şeyi görseydi fikirler nasıl çoğalabilirdi? Farklı perspektiflerin ve değer mekanizmasının olması o yüzden yaratıcılık ve çeşitlilik konusunda gerekli bence. Asıl önemli olan mevzu bu perspektiflerin başkalarının kopyası olmaması. O yüzden insan yeteneği burada önem kazanıyor. Herkesin sadece kendi yeteneklerinin farkında olup bunlar aracılığıyla kendi perspektifini oluşturduğunu ve dış dünyayı algıladığını düşünsenize? Herkesin kendi olmak isteyeceği ve yeteneklerini sonuna kadar değerlendirdiği bir dünya düşünüyorum. Popüleritenin insanları etkilemediği, kimsenin birbirine özenmeye çalışmadığı ve taklit insanlar olmaya çalışmadığı bir dünya. Değerlilerin ne olduğu konusunda büyük yanılgılar içindeyiz tüm insanlık olarak. Şan, şöhret, para gibi kavramların ulaşılmak istendiği, sahip olanların kopyalanarak tüm dünya algısının bu sahte bakış açısından izlendiği bir yerde insan nasıl kendi olabilir? Her insan kendi mücevherini, hazinesini(2. Ev-Venüs) ve kendi cevherini bulmalı. Bu cevherler asla dışardan sahip olunacak şeyler olmadı hiçbir zaman. Çünkü dışardan sahip olunan her şey geçici, bir gün şartlarla birlikte değişebilir, kıymeti değeri de azalabilir. Oysa her insanın kendi cevheri sahip olduğu yeteneklerin ta kendisidir. Buna 5 duyumuzla yapabildiğimiz her şey dâhildir. Hatta belki de keşfedebilsek belki daha da fazlası vardır. Ama biz daha kendi 5 duyumuza gereken değeri veremedik ki. Şu an yetişen çocukların kaçı yeteneklerine göre büyüyor? Her biri aslında ayrı bir mücevher işlenmeyi bekleyen, ama biz yetişkinler onlara paranın daha değerli olacağını öğreterek onlara yanlış bir pencere açıyoruz ve bu çocuklar dünyaya o yanlış pencerelerden bakarak görmeleri gerekenleri ve olmaları gerekenleri olmadan yanlış bir yarışma, savaşma, kapışma dünyasında değerli olduğu söylenen paranın mücadelesini veriyorlar. Yanlış meslekler seçiyorlar, bunun için çok çok ödünler veriyorlar ve boşa geçen onca zaman ve topluma kazandırılamayan milyonlarca insan var. Bence tüm insanlık olarak artık gerçekten neyin değerli olduğunu düşünmeli ve yeniden sahiplenmeliyiz. Evet, sahiplenmemiz gereken tek şey bu. Hiçbir maddi şey değil, kişilik değil, sıfat değil. Sadece kendi kabiliyetlerimiz ve becerilerimiz. Bir insan dünyada gezerken sadece yanında bunları taşıması yeterlidir. Ne kıyafeti, ne cebindeki parası, ne altındaki arabası ne de evi, ya da kim olarak gezdiği önemli değil. Bunları taşımak sadece bir yanılsamadır, taşınsa bile sahibi değiliz bunu unutmamak gerekir.

Her insanın içinde sadece kendine has sahip olduğu doğuştan kazandığı hazineleri var. Ve insanlar genelde bu değerli şeye sahip olduğunun farkında bile değil. Kendimizi değerli görmemek üzere yetiştirilmişiz maalesef ve kendini değerli görmeyen insanlar olarak bizi mutlu edecek o değerli hazineyi hep dışarıda bir yerlerde arayıp duruyoruz. Sahipleniyoruz ve zannediyoruz ki o kapıldığımız pırıltılı şeyleri üstümüze geçirdiğimizde biz de parlayacağız. Ama olmuyor, çünkü o pırıltılar sadece birer kopya ve kendimize ait değil. Aslında içten içe parlamanın hakkımız olduğunu biliyoruz, ama nedense bunun aslında içimizde saklı olduğunu ve parlamayı beklediğini fark etmiyoruz. İnsanın kendini değerli hissetmesi belki de bu yüzden çok önemli. O değerin aslında sahibi olduğunu bildiğinde onu ortaya çıkartması an meselesi. Ama daha doğduğumuz anda değersizleştirilmeye başlıyoruz. Bunu kendi kendimize yaptığımız ve birbirimizi böylesine yaraladığımız için, bence yine birbirimize ihtiyacımız var. Kendimizi değerli hissetmek için karşı tarafın değer vermesine ihtiyacımız var. Doğduğumuz andan itibaren, o sevgiye ve ilgiye, kıymete ihtiyacımız var. Her çocuk çok özenle ve sevgiyle büyümeli ve hissettirilmeli ne kadar değerli olduğu. Hiçbiri kıyaslanmamalı, sıralanmamalı. Denmeli ki, senden bir tane daha yok, o yüzden sen bu halinle özel ve biriciksin, kendi halin ne ise onu yansıtmalısın, öyle parlamalısın, senin bu topluma katkın bu. Ve her farklı insan kendi olarak kabul edilmeli, her yetenek değerli görülmeli. Çünkü bilemezsin, belki de şu an senin hor gördüğün ve beğenmediğin o sokakta yatan insan farklı yetişseydi ve kabul görseydi belki de dünyada kanseri iyileştirebilecek önemli bir doktor olabilirdi, ya da hayal bile etmediğimiz bir şeyi keşfedecek bir zekâsı vardı. Ama bizler başkalarına bakmak istemiyoruz, çünkü kendimize de bakmak istemiyoruz. Bizler sadece hazıra konmak ve birkaç cesurun kendi olmasının yarattığı parlaklığa çekilmek ve taklit etmek istiyoruz. Varoluşta hiçbir şey kendini tekrar etmez. Her şey orijinaldir ve tektir. Bizler peki nasıl yaratıcı olacağız? Bu tembellikten nasıl kurtulacağız?

Bunu önce yetişkinler kendine itiraf etmeli ve henüz doğacak tohumların çiçek açması için onları nasıl koruması, beslemesi gerektiğini öğrenmeli.

Birbirimizi bu kadar yaraladığımız için, şifayı da birbirimizi iyileştirerek bulacağız. Olduğu gibi koşulsuz severek., birbirimize değer verip birbirimizi değerli hissettirerek, değerli hissederek. Ve belki ilerde kendi değerini anlayan insanlar gerçek değerler sistemine kavuşacak, herkes kendi yetenekleri ile parlayarak birbirine ilham ışığı ile parlayacak.

(Ya peki kabiliyetlerimiz, sahip olduklarımız bunlardan daha fazlası ise. Ve sadece onları kullanmadığımız için körelmişler ve o yüzden beş duyumuz bu kadar güçlenmişse ve bu yüzden 5 duyusal bir hayat yaşayıp insanoğlu ortak olarak dar bir bakış açısına sıkışıp kalmışsak? Bu da ödevlerimizi yaparsak görebileceğimiz bir sonraki aşama.)

 
 
 

Yorumlar


© 2023 by The Artifact. Proudly created with Wix.com

bottom of page